Yazıp bir kenara koymuşum paylaşayım dedim, yarın geç olabilir!
Sabahları henüz afyonum patlamadan ve de yüzümde gülücükler oluşmadan bütün suratsızlığıma rağmen, beni gördüğüne çılgıncasına sevinen yegane yaratıktır o. (Konumuz hayvanlar olduğu için, insanlar ve en önemlisi hayatınızın aşkı konu dışıdır diye de bir parantez açayım da, kaş yaparken gözden olmayayım!)
Her koşulda sevgi dolu, her koşulda huzur veren, sevimli, sıcacık bir tüylü battaniyedir o. Dört ayaklı, ponpon kuyruklu, üç kara düğmeyi andıran gözleri ve burnuyla ailemizin pek de söze dökülmeyen pozitif enerji kaynağıdır köpeğimiz Reis.
Değişik ırklarda farklı cins köpeklerim oldu ama Golden'lar gibi sahibiyle derin iletişim kuranını görmedim. Gözleriyle, kulaklarıyla konuşur, kaşlarını oynatır, başını eğer iki yana ve aşağı yukarı sallayıp "ne dedin anlayamadım bir daha söyle" der sanki.
Bir Golden'la yaşamak demek onu ailenin bir ferdi olarak algılamak demek oluyor. Hoş hangi köpek için bu böyle değildir ki! Pembe dilli postaki, ponpon kuyruk, üç kara düğme suratlı, merhamet surat, yumuşak kulak, ooo öyle çok ismi vardır ki bizim Reis'in.
Sahibini mutlu etmeye adeta yemin etmiş tüylü bir sevgi yumağıdır o. Yürüyen tüy yumağı, koşan tüy deposu. Dört ayaklı sevgi rüzgarı...
Onu ifade eden bir isim koymak isterdim, olmadı!
Bir Golden'ınız varsa bilirsiniz ki karnını doyurmuş olmanın iç huzurunu size yaşatmaz çünkü; verdiğiniz her şeyi büyük bir iştahla yer. Ağzınız kımıldadığı an vicdan terazinizin bir kefesi onun sevimli patisi ve mühür karası merhamet bakışlı gözlerinin hapsindedir... Hayvanınızı seviyorsanız onun yediği kadarını değil, yemesi gerektiği kadarını vermelisiniz. Biz bu konuda çok komiğiz; Kendimize yaptıramadığımız kilo kontrolünü köpeğimizde uygulamak gibi bir yeteneğimiz var!
Bir adet tavuğun boyun, kanat, deri ve kemiklerini havuç, soğan, kabak gibi sebzelerle kaynatıp üzerine birer avuç bulgur, makarna, mercimeği de koyup kaynatıyorum. Bu yemeğin içine bazen yaş maya ve yumurta da koyuyorum. Yaş maya ve bulgur köpeğimizin tüyleri için gerekli. Yoğurt ve peynir sularını da hiç atmam ben, onun yemeğinin içine dökerim. Yine yemeklerden artan bütün artıkları ve yağları da çöpe değil, Reis'in yemeğine koyarım.
Yemek pişiremediğim günlerde kuru mamaya müracaat ediyoruz. Bu pek az gerçekleşiyor ama kuru mamayı biraz ödül gibi algıladığı için hoşuna gittiğini biliyorum. Ah tabi ödül kemiklerimiz daima elimizin altındadır. Ne zaman ona haksızlık yaptığımızı düşünsem hemen bir ödül kemiği uzatırım en şirin halimle. Her gün bir adet hakkıdır onun.
Reis'in anladığı ve beden diliyle cevap verdiği sözcükleri sıralamak istiyorum:
Gel
Otur
Bekle
Koş
Bana bak
Buraya gel
Tasını getir
Baba nerede?
Anne nerede?
Topunu getir
Tarağını getir
Yemeğini ye
Mama
Acıktın mı?
Kulübene git
Önümden çekil
Kim geldi?
Kim var orada?
Neler oluyor?
Onu bana getir
Gel su iç
Gel yıkanalım
Arkadaşın nerede?
Neredesin sen bakiim?
Hayır
Aferin
Kim yaptı bunu?
Ne yaptın sen?
Ver patini
Kulübenden çıkma
Yerlere çamurlu patilerinle basma
Sakın bunu elleme
Tamam
Hadi gidelim
Neredesin?
Yavaş
Yürü
Yanımdan yürü
Dur
Canım oğlum
Yerim ben seni
Hoşçakal
Reis'in doğum günü 21 Haziran Tülin Annesi. Sevgiler hepimizin...
Resim Leyla Buhara'nın. İlk gördüğümde GDO'lu patlıcan ve bibere benzetmiştim! Sonra, giderek gelişti gölgelerin anlamı; oturan bir kadının kucağına aldığı kocaman bir çığlık oldu.
Sanki, Norveçli ressam Edvard Munch'ın çığlığındaki helezonlar anforaların içine hapsedilmiş! Kulakların yarısı yok. Rahibeler kutsuyor patlıcan kalçalı kadını, biberli kollar, kulaklı köprü altı hezeyanları çıkıyor kumaş kıvrımlarının arasından. Bacağa benzemiyor, olası bir eteğin diz izi. Kumaş ışığa elek şal olmuş örtüyor inceden.
Mor mor bakıyorum. Şöyle yaz patlıcanıyla güzel bir herse tütüyor burnumda.
Kadınlar günü deyince kutlanacak bir gün mü?
Belki de kutlanmalı. Geri kalmış bir ülke insanıysan insan hakları ile kadın haklarını ayırmak zorundasın, bir avuç kurtarılmış kadın kafasıyla yaklaşamazsın kutlanması gerekenlere...
Kadınları kutlayıp patlıcanları GDO'dan uzak tutmak! Evet, buna evet.
İzmir bölgesinin bilinen ve sevilen böreği fincan ya da diğer adı puf böreği geldi Şerife komşumdan. Bol kalorili, çıtır, sıcak ve günaha çağıran bir albenisi vardı üşüyormuş gibi sarınmış haliyle.
Cemrelerin düşüşleri halk arasında türlü ritüellerle kutlanıyor ya da kutsanıyor! Kızgın kor halindeki ateş anlamında olan "cemre" ilk defa havaya sonra suya, en son da yani bugün toprağa düşmüş oluyor. Düşen ne, kim görmüş, kim bilmiş? Kim yemiş diyeceğim, ben yemedim valla börekleri!
Fincanın ağzıyla kesildiği için "fincan", kızgın yağda puf puf kabardığı için de "puf" deniyor besbelli. Çocukluğumda yediklerim, tombul yarım aya benzer cüzdanlar gibi olurdu, bunlar kareli köşeli. Foça işi herhalde.
Prof. Dr. Erman Artun'a göre;
"Eskilerin 365 günlük yılı 179'u ''kasım'' ve 186'sı ''hızır'' günleri olarak ikiye ayrıldığını, kış devresinin 8 Kasımda başladığını ve 6 Mayıs'ta da Hıdırellez ile birlikte yaz devresinin, yani hızır günlerinin başladığı bilinmekte halk arasında.
Kasımın 46'sında, 40 gün anlamına gelen ''erbain'', 86'sında da 50 gün anlamına gelen ''hamsin''in başladığını ifade eden Artun, böylece kışın en soğuk zamanları olan 90 günlük sürenin geçtiğini, kasım günlerinin ortasını geçip 100 gün geride kalınca halk arasında zorlu kış günlerini bırakmanın zamanı gelir der.
Kasımın 105'inde (19-20 Şubat) birinci cemrenin havaya, 112'sinde (26-27 Şubat) ikincisinin suya, 119'unda (5-6 Mart) üçüncüsünün toprağa düştüğüne ve 7 günlük aralıklarla buraları ısıttığına inanılır.
Bence bahar, Mart'ın birinde resmen girdiğine göre ve de ruhuma çoktan yerleşmiş olduğuna göre artık BAHAR GELDİ YAŞASIN...
(Puf böreklerini ben yemedim, Turgay yedi!)
Foça'nın meşhur balık restoranlarından biri olan Liman Restoran'da canlı yayındaydım bugün. TRT Belgesel TV'nin "Memleketim" programı sunucusu Bahar ile balık türlüsü yaptık, daha doğrusu ben tarif ettim o pişirdi.
Daha sonra da, Belediye Başkanı Gökhan Demirağ ve Okşan Hanım ile birlikte tadına baktık.
Ölçülü tartılı yemek yapmak hiç bana göre değil, bu kesin. Bu tür kısıtlayıcı şeyler benim gibi özgür bir ruha hiç uymuyor ya neyse! Bir yemeği aynı şekilde aynı tür malzemelerle yapmak kadar sıkıcı bir şey olabilir mi diye mızmızlanıyorum içimden.
İnsan ruhu uçuşan bir kelebek, ne zaman nereye konacağı belli olmamalı. İçinden geldiği gibi bir tanım vardır ya, işte o içten gelme olayını pek tutuyorum, tam bana göre. Hangi tadı, hangi malzemeyle yaratacağımızın sürprizini canlı tutmak benim gibi ruhlara iyi geliyor.
Yeni denemeler, yeni heyecanları beraberinde getirirler, bundan hoşlanıyorum. Balık türlüsü tarif ettim bugün ama; Önceki yaptıklarımın aynısı mı derseniz HAYIR derim! Zaten özgür malzeme seçimimi o tarifimde de belirtmiştim.
Yaşam her an her çeşit sürprizler sunabiliyor, kaldı ki Foça gibi sakin bir yerin sunacaklarını hayal etmek bile gizli bir coşkuyu sürekli uyanık tutuyor. En azından yeni bir balık türlüsü pişirip yiyinceye kadar!
Takvime göre bahar geldi. Ege'de bağa bahçeye de geldi bahar... Erik çiçeklerini görüyor musunuz?
Cemreler havaya ve suya düştü, şimdi sıra toprakta. 5-6 Mart gibi toprağa da düşecek. Cemreler, halk arasında havaların ısınmaya başladığının ve soğuk günlerin geçmek üzere olduğunun habercisi.
Cemrenin toprağa düşmesinden sonra toprak bir tohumu büyütüp besleyecek niteliğe kavuşacak, herkes birkaç tohum ekse ne güzel olur.
Foça'nın pazarı, Salı günleri Foça sokaklarına kurulur. Pazarcı esnafı, öğle saati olduğunda komşu tezgahlardaki esnaf arkadaşlarıyla imece usulü sofra kurarlar. Turşucu, peynirci, ıspanakçısısı, elmacısı, yumurtacısıyla alel tecel kurdukları pratik pazar sofralarına pek özenirim. Ne yediklerini de merak ederim, o yüzden beni de sofralarına davet ederler.
Çoğunlukla ne pişirdiklerini sorar, fotoğraflarını çekmekle yetinirim. Bu günkü mönüde melemen vardı. Kış günü melemeni yazınki yapılanlara benzemez ama, yakından baktığımda soğanı bol bir melemendi sanırım. Melemene bazı yörelerde menemen diyorlar.
Melemen tarifi: Soğanlı ve soğansız olarak iki çeşit hazırlanır
Kare küp doğranmış kuru soğanlar zeytinyağında kavrulurken, ince kıyılmış yeşil biberlerle de kavrulmaya devam edilir. Biberlerin o keskin kokusu duyulunca, küçük doğranmış domatesler de kavrulma işlemine dahil edilir. Bir çay kaşığı toz kırmızı biber ve biraz karabiber eklenir, domatesler iyice yumuşayana kadar pişirilir.
Sıra yumurtaları kırmaya gelince önce bir iki yumurta kırılıp bütün karışımla iyice karıştırılır. Diğer yumurtalar kişi sayısına göre ayarlanır, tavaya belirli aralıklarla kırılıp 2-3 dakika öylece bırakılır. Beyazları pişince ister karıştırılır ister sarıları (kayısı) az pişirilip tuzu serpilerek servise sunulur.
Bu melemenin soğansızını veya taze soğanlısını, kıymalısını da yapabiliyoruz. Bazı bölgelerde melemen soğan koymadan bol biberle yapılır.
Zeynep'ciğim, tatilini geçirdiği Monte Carlo, Antibes gezisinden bana öğütücülü baharatlık getirmiş. Hoş bir tasarım; İçindeki biberiye, kekik, fesleğen, mercanköşk karışımı ağaç bir mekanizmayla öğütülüyor. Hemen kullanıp işlevselliğini test ettiğimizi söylememe gerek yok sanırım.
Severim yeni şeylerin kapağını açmayı, severim farklı baharatları koklamayı, severim etiket okumayı! Ama bir şartla; önce koklamalıyım, bakalım bilebilecek miyim içindekileri?
Romarin: Biberiye
Basilic: Fesleğen
Thym: Kekik
Marjolaine: Mercanköşk
Dalay Lama'yı gördüm tv de. Sevdiğim ama görüşmeyeli özleştiğim biri gibi sıcacık baktım ona, sarı bordo sarisine sarınmış sonsuzluğun melodisini mırıldanıyor. O mırıltı gibi sakin nakarat hala kulaklarımda.
Sonsuzluğun ezgisi; Dharamsala dağlarında yankılanan kutsal mırıltılar, Dalay Lama'nın merhem gibi yatıştırıcı sesiyle; "nını nını nımıgı, mıgı nını nuni gi, nunu nini guni gu, ninu nini girini..."
Sevmişim demek!
Yüzyıllar ötesinden çağırıyorum onu... Titriyorum. Tibet makarnası yemiştim tadı garipti, istemeden zoraki bitirmiştim tabağımı, dokundu besbelli. "İstenmeden yenen aş, ya karın ağrıtır ya baş" demiş eski büyükler.
Vahiy gelen ermişin titremesi bu, buz gibi bir ateş sıçraması, Dalay Lama'ya bu kadar yakın olmak...
Duygusu güçlü atmosferleri betimleyebilmek güç istiyor. Var mı o gücüm? Bilmiyorum... Tibet'in ruhani önderi, Budizm camiasının en önemli yaşayan liderini özlemişim. Budist bile değilim oysa!
Dharamsala'nın mistik tumbalarını çalıyorum bu gece. Himalayalar sessiz bir ritmin derin ibadetinde. Huşuyla dolu, miskinim biraz. Ot içen turistlerin baygın bakışlarında kara bir gölgeyim besbelli. Gözlerimin ardını gören negatif film slaytları iskelet gölgeleri gibi. Çukurlaşmış göz boşluklarından derin, karanlık ve sisli. Hanidir sarhoş olmadım. Olmalı mıyım!
Biliyorum biraz özeneceksiniz... Ne yapabilirim bizim Ege'de yani benim bahçemde baklalarım çiçeğe durdu. Enginarlarım da deli deli yaprak verdi ama kafaları henüz bebek...
Yaşadığım bu Gediz Havzasında bakla kutsal bir yiyecek. Yaz ve kış her modeli yeniyor. Baklanın kendisiyle yapılanlar pek çok, yeşili de kurusu da, içi de dışı da pişirilerek veya çiğ olarak tüketiliyor. Benim bugünkü konum baklanın yaprağı.
Dediğim gibi Gediz'in yayıldığı bereketli topraklarda bakla yetiştirmek yöre kültürünün bir parçası. Hatta her yıl ekmeye bile gerek kalmayabiliyor, geçen yıldan toprağa düşen kurumuş baklalar bu yılın tohumunu oluşturuyor ne güzel. Ayıptır söylemesi belli ki, benimkiler de bu yöntemi uygulamışlar kendi aralarında! (Hibrit ve GDO tehlikesi yok bu harika)
Güneş açıp yağmurlar biraz durulunca soluğu bahçemde alıp bakla yaprakları kopardım bir avuç kadar. Yanında da birkaç tane taze sarımsak.
Bakla yapraklarını bol suda yıkayıp incecik kıydım, taze sarımsakların yapraklarını da kıyıp yiyeceğimiz kadar yoğurt ile tuzunu da katıp iyice karıştırdım. Kaselere boşaltıp üzerlerini biraz sızma yağ, pul biber ve nane ile süsledim. Tadı nasıldı? Sarımsağın yoğurtla bütünleştiği her durumda olduğu gibi yine lezzetliydi tabi. İçine hiç su ilave etmediğim için manda batmaz mezelik bir cacık oldu. Değişiklik isteyenler için farklı ve lezzetli bir beyazlık.
Bütün iş taze bakla yaprağı bulmakta. Pazarcınıza bir hafta önceden söylerseniz eminim bulup getirecektir size de.
Salatası da yapılıyor, onu anlatmaya gerek var mı? Birkaç marul yaprağı, üç dal taze soğan bir avuç bakla yaprağı kıyılıp bol maydanoz ve dereotuyla, limon zeytinyağı derken yine iştah kabartan bir dolu kase yeşillik.
Sebze ve meyveleri mevsiminde tüketeceğiz ya, işte bir kış vejataryen yemeği.
Mantarlı Karnabahar
Büyük bir vog tava türü pişiriciye biraz zeytinyağı koyup, çiçeklere ayırdığımız karnabaharları ve ikiye üçe böldüğümüz mantarları atıyoruz.
5-6 Diş sarımsağı ayıklayıp, her dişi ikiye üçe bölerek, yeterince tuzuyla tencereye ilave ediyoruz. Hızlı ateşte sürekli karıştırıp soteleyip pişiriyoruz.
Bu mantarlı karnabahar çıplak bir tat olarak yeterince lezzetli. Ama; Bu lezzetle en az 7-8 çeşit farklı lezzet türetmeniz mümkündür, nasıl mı?
1- Yoğurtlayıp üzerine pul biber.
2- Hintlilerin karışım baharatlarını (masala) boca edip yoğun baharatlı bir Hint yemeği haline getirebilirsiniz. Öğütülmüş baharatlarınız içinde, kimyon, kişniş ve karanfil mutlaka olsun.
3- Soya sosu ve biraz limon ile farklı bir lezzet (organik soya sosu bulabilirseniz ne iyi)
4- Bir iki diş çiğ sarımsağı ezip sirke ve sızma zeytinyağıyla karıştırıp, üzerine de bol kıyılmış maydanozla yine bir başka çeşni.
5- Henüz ateşten indirmeden, üzerine çırpılmış iki yumurta ve bol karabiberle sıcak bir yemek.
6- Yine sızma yağın içinde kırmızı biber kızdırıp nar ekşisi ile terbiyelemek.
Gördüğünüz gibi mantarlı karnabaharı sade pişirip pek çok versiyona tabi tutabiliriz. Et yiyenler için, etin yanına eşlik edici olarak da iyi gidecektir.
Ben, bol acılı ve baharatlı hazırlayıp yanında yoğurt ile yiyiyorum.
Farkında olsak da olmasak da içsel yaşamlarımız manifestolarla doludur.
İlgimi çeken konu ve bu konular üzerine hazırlanmış web sayfalarını sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. İşte bir örnek daha; "Önümüzdeki Pazartesilerde rejime başlayamayınca nefretim de göbeğimle aynı oranda büyüdü. Beni şişmanlatan her şeyden ve herkesten nefret ediyordum. En nihayetinde duygusal bir insan olduğum için kilo alıyordum. İnsanlar beni üzüyordu, ben o üzüntüleri hurçlara koyup içime kaldırıyordum. İçimdeki raflar daraldıkça kendimi genişletiyordum. O nedenle önümde suçlanması gereken koca bir gezegen vardı."
Diyor şişman manifestocu ve o, henüz çok genç sadece otuzunda. Bunun kırkı, ellisi de var. Şişmanlık geniyle doğmak ve doğduğun bedeni bir yaşam boyunca sürüklemek zorunda olmak kadar berbat bir durum olamaz derdim eskisi gibi düşünseydim! (Bu konuya daha sonra değineceğim)
Ne çok tanıdık geliyor bu sesler! Nasıl da benzer yolun yolcularıyız... Herşey kendi süreci içinde olup bitiyor, motivasyon, uyanış, farkındalık hepsi zamanını bekliyor. Hiçbir motivasyon siz hazır olmadığınızda gelip bulmuyor sizi.
Peki siz hiç 16 yaşınızda 87 kilo oldunuz mu? Veya 19 - 20 yaşlarınızda 98-100 kilo? Olmadıysanız bilmeniz, anlamanız mümkün değildir şişman bir insanın yaşadığı zorlukları. Hoş, yaşamın bütün alanlarında öyle değil mi?
Eşekten düşüp acılar içinde kıvranan Hoca Nasreddin ne demiş; "Bana eşekten düşmüş birini değil, eşekten düşmüş doktoru getirin".
Ömrü boyunca zayıf bir bedenle yaşamış biri, hele de bu normal-zayıf ölçülerde bir doktor ise, nasıl da kolayca öneriler sunar size! Listeleri hazırdır, şöyle yapacaksın böyle yapacaksın, yok efendim bütün doğru bildiğin yanlışları düzelteceksin, bütün bildiklerini unutup yeni bir bakış açısı geliştireceksin....
Yapacaksın, edeceksin, yemiyeceksin, şunu yiyeceksin, bunu yemeyeceksin, yürüyeceksin, koşacaksın, terleyeceksin in, ın, in, ın...... önerilerinin ardı arkası gelmez. Yanlışlar mı? Elbette hayır. Olması gerekeni söylüyorlar, lakin ne kadar zor ve süreklilik getirisi pratikle çatışan bir durum olduğunun farkında değiller.
Tek istediği normal ağırlıkta, normal görüntüde bir insan olmak olan manifestocunun linkini okuyun ve sevgi dolu bir insanın yaşadığı içsel acılara tanık olun... www.sismanifesto.com Bu linkteki insanın yazdıkları arasında beni en çok ilgilendiren bu. Yoksa verdiği kilolar ve bugün ne kadar güzel göründüğü değil, yaşadıkları ve hissettikleridir aslolan.
Kilolar verilir ve alınır, verilir alınır, sür-git döngüdür bu. Şişmanlık bir insanın gen kodlarında varsa o eninde sonunda aslına döner, tıpkı ıslah edilip yolu değiştirilen bir nehrin gün gelip kendi yatağını bulup akması gibi...
Dileğim; Şişmanlık geninin tedavi edilebileceği ve bilim adamlarının bunu gizlemeyeceği zamanlara ulaşmak.
Şeftali Bahçeleri'nden: "Muhasebeci Bey, pembeye yakın bulanık renkli bir cins şeftali rakısına düşkündü; «Bakalım benim âb-ı hayatı nasıl bulacaksınız?» diye kadehi uzattı: Agâh Bey içti; biraz buruk, ama baygın kokulu, tuhaf lezzetli, hoş bir içkiydi. Ötede kalem efendileri rakı sofrasını kurmak, mezeleri, salataları hazırlamakla meşguldü; odacılar kenarda ateş yakmışlar, kebap çeviriyorlardı. Şeftali kokusuna kansan bu pişmiş et kokusu akşamın serinliği içinde insana keyifli bir iştah veriyordu; sürekli içiyorlar, üzerlerine yoğurt dökülmüş sıcak patlıcan kızartmalarından, taratorlu semizotu salatalarından kaşık kaşık yiyorlardı." Refik Halit Karay