Yedi milyara gelip dayanmış dünyamızda tam ondokuz milyon insan hergün doğum gününü kutluyor. Ya da doğum günü olduğundan habersiz yaşayıp gidiyor. Haberli habersiz, kutlanır ya da kutlanmaz 365 gün bir yıllık zaman takvimi sadece!
Bu kısır süreç içinde dönenip duruyoruz. 365 Günden birinde doğduk diye kutlamalar yapan zavallı ölümlüleriz sonuçta. Niçin kutlarız doğum günlerimizi? Bu soruya çoğunlukla yanıt bulamayız, içimizde bir taraf saçma ve anlamsız bulurken, diğer taraflarımızdan biri çok önemser, farklı anlamlar yükler, hatırlayıp arayanlara sevinir, aramayanlara üzülür!
Her tanrının günü birilerinin doğduğu gün, yani ondokuz milyon insanın... Bunun neresi özel olabilir? Olsa olsa kendi çocuk yanımızı sevindirme, oyalama, teselli etme ritüelidir doğum günlerimiz. Ölüme rağmen yaşadığımızın bir alt hatırlatması.
Olsun, çocukça sevinçlerimiz de olmasa sürüklenecek nesi var bütün bu yaşam bedenlerimizin! Küçük oyuncaklarla yeni oyunlar icat edebiliyorsak ne ala, edemiyorsak yeis her daim kapıda. Kışın karamsarlığı değil bu elbet...
Küçük oyun ve oyuncaklar hepimizin hakkı...
Güzin ve Konca cici bir doğum günü partisi hazırlamışlardı benim için. Rakıda balık yüzdürme partisi. Yirmidört saattir hiç durmayan yağmurun nemi ve ellerimizde şemsiyelerle daldık Menendi Cafe'ye. Günün gri yüzü akşama dönük, henüz ikindi vakti. Deniz tüm ıslaklığına rağmen durgun ve davetkar.
Menendi'nin camlarından selamlıyoruz her mevsimini sevdiğimiz o bildik Küçükdeniz'i. Salaş, ıslak ve buğulu bir kış ikindisi işte. Ne ki birilerinin doğum günü ve karşısındakini mutlu etme istenciyle dolu güzel insanlar... Hışırtılı hediye paketleri, el yapımı şık kutlama kartları, anısı ağır broşlar ve paket açmanın çocuksu sevinci! Tanrım bu içimizdeki hiç büyümeyen uslanmazı ne zaman yeterince büyütmüş olacağız? Öyle bir zaman var mı?
Aslında günlerin hepsi basit ve sıradan, diğerleri gibi. Sıradanlığı bozan bizleriz, biz güzel insanlar...
Onlar EMANETÇİ!
Ve yola çıkış nedenlerini şöyle tanımlıyorlar:
"Emanetçiler; geçmişten günümüze atalarımızın binlerce yıllık pratikleriyle taşınan tarımsal kültürel değerlerini, tatlarını, tohumlarını, çeşitliliğini bir emanet olarak kabul ederek, bu emaneti gücümüz oranında koruyarak geleceğe taşımak için yola çıktı.
2006 yılında kurulan derneğimiz, doğamızın insan elinden her geçen gün yaralar aldığı bu günlerde bir hatırlatma olarak, geçmişe ve geleceğe ilişkin biraz düşünmek ve "ben ne yapabilirim" diye bir soru sormayı amaçlıyor." www.emanetciler.org
Slow Food / Fikir Sahibi Damaklar, !f İstanbul Bağımsız Film Festivali kapsamında, tüketiciyle bir araya geliyor ve herkesi gerçek gıdanın peşinde “etiket hafiyesi” olmaya davet ediyor.
Biz Kimiz? Fikir Sahibi Damaklar, yüzbini aşkın üyesiyle 130 ülkede saygın yer sahibi olan Slow Food hareketinin Türkiye’deki en geniş üye katılımlı ve en aktif topluluğudur.
Kurucu lider Defne Koryürek’in önderliğinde Fikir Sahibi Damaklar, gerçek gıda, doğasına saygılı tarım ve sürdürülebilir tüketim konularında kampanyalar düzenleyerek şehirli tüketiciye alışkanlıklarını sorgulatmayı hedeflemekteler.
Eylem ve Söylem
Fikir Sahibi Damaklar, bu defa da Etiket Hafiyeleri İş Başında kampanyası ile tüketici bilincini geliştirmeye devam ediyorlar.
"Al eline büyüteci, etiket hafiyeliği yap! Gerçek gıdayı ara ve paranı sadece gerçek olana yatır" diyen topluluk, 2 gün boyunca, !f İstanbul Festivali’nin gösterimi yapılacak olan Beyoğlu AFM FİTAŞ Sineması’nda büyüteç dağıtarak paketli / ambalajlı gıda ürünlerinin "içindekiler"ini beraber sorgulayacaklar ve tüketiciyi "Etiket Hafiyesi" olmaya davet edecekler.
Fikir Sahibi Damaklar Diyor ki:
Bugüne kadar, Fikir Sahibi Damaklar'ı desteklemiş, sesini tüketiciye ulaştırmış olan tüm basın mensubu tüketici dostlarımıza teşekkürü borç sayıyor ve kampanyamız boyunca, sizleri, bizimle birlikte olmaya, sesimizi duyurmaya davet ediyoruz.
Program
11-21 Şubat 2010 tarihleri arasında düzenlenecek olan
!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında:
•"Etiket Hafiyeleri İş Başında!" kampanyası
15 Subat Pazartesi, saat 11:30 - 23:00
Büyüteç ve bülten paylaşımı, Fikir Sahibi Damaklar üyeleri ile doğrudan temas.
•"Tüketicilikten Sıyrılmak, Türeticiliğe Geçiş"
"Food, Inc." film gösterimi sonrası soru-cevap
15 Subat Pazartesi, 21:00 - 21:20 arası
Moderatör: Defne Koryürek
•Etiket Hafiyeleri İş Başında kampanyası
21 Subat Pazar, saat 9:00 - 23:00
Büyüteç ve bülten paylaşımı, Fikir Sahibi Damaklar üyeleri ile doğrudan temas.
Kuru soğan
yeşil biber
mantar
domates
maydanoz
roka
defne
sarımsak dişleri
tane karabiber
tane karanfil
sızma zeytinyağı
taze kekik
toz kimyon
tuz
Yukarıdaki bütün malzeme hafifçe ocakta öldürülür, kokusu çıkmaya başlayınca üzerine balıkçı kepçesine takılan temizlenip ayıklanmış balıklar sıralanır. Benim kepçemdekiler; Fener balığı, çipura ve kabuklu karides (daha lezzetli olması için karidesleri ayıklamadan atacağız tencereye, sadece kafaları kopsa yeter. Aman tanrım ben kafa koparmaktan söz ediyorum!!!)
Hepsi birlikte sadece 20 dakika pişecek, tabi kapağı kapalı olarak. Malzemelerin miktarını belirtmedim çünkü istediğiniz gibi, göz kararı yürek ayarı olsun istedim...
Tane karabiberleri, irice sarımsak dişlerini görebiliyor musunuz? Bu capcanlı armoniyle ne yapmaya başlamış olabilirim acaba?
Ah evet, daldan dala atlıyorum, aslında kotarmış olduğum noodle ile ilgili yazacaktım değil mi? Bu yeni yemek öyle lezzetliydi ki noodle da neymiş dedirttiğinden bir iki adım öne çıkardım onu. Adı şimdilik bende kalsın, söz yazacağım ah tabi son halinin fotoğrafı da gelecek.
Bu kavramlara dair bilinçaltında yer alan düşünce, his ve imgeleri dışarı yansıt!
Bunu aşağıdaki ifade biçimlerinden istediğini kullanarak yapabilirsin.
(yazı, ses, fotoğraf, video, resim, illüstrasyon, grafik vb.)
Süreç sonunda bu argümanlar den...eysel-dvd içeriğinde yerini alacak ve sergilenecek.
Evet sahne senin. Words up!
'Words up' bir güncel sanat-deneysel dvd projesidir, hazır ya da yeni işlerle katılabilirsin.
http://facebook.com/wordsup
Gönderiler için mail: words.up@hotmail.com
***
2010'ların gençliği kendini ifadede daha mı şanslı acaba? İnternetin kolaylıkları 12 -17 yaşlarımızda bize de bahşedilmiş olsaydı bugün nasıl bireyler olurduk hiç merak ettiniz mi?
Ben bazen merak ediyorum...
Epey önce denemiştim, yani bir kilo paketi bitirene kadar, birkaç çeşit pişirme tekniği ile... Fırsat olup da yazamamıştım, bugün yine aklıma düşünce fırsatıdır dedim.
Bir vejataryanın sofrasından eksik etmemesi gereken bir tohum bana göre bu karabuğday... Sadece et yemezler için değil, kolestrol ve tansiyon problemi olanlar için de öneriliyor. Besin değerlerini öğrenmek için ilgili linkine bakabilirsiniz. www.karabugday.com
Ben bulgur pilavı gibi de hazırladım, sebze içine pirinç gibi atarak da, salata olarak da... Tadı toprakımsı tohum kokusu, sanki çiğ tohum çiğner gibi bir koku hissettiriyor damak gerisinde, bana uydu. Adı karabuğday ama buğdayla ilgisi yok, yuvarlak kişniş tohumu gibi küçük bir şekli var. Patlamış mısırın mikro hali gibi!
Severim zaten hububatı. Daha sık yer almalı soframda da unutuyorum işte...
Yandı gülüm keten helva! İki şişman insana hediye gelen ekmek makinası, kurda kuzu emanet etmek gibi bir şey!
Bana sorsanız hangi tattan yoksun kalmak istemezsin diye? Hemen ekmek peynir derim ve elbette zeytini de eklerim peşi sıra... Ekmek kutsal taam, onsuz bir hayatı kim düşleyebilir? Onu bu kadar severken yıllarca ağzıma koymadığım oldu. Bazen 3-4 yıl hiç tadına bile bakamadım, çekemedim kokusunu içime. Kokusu bile kilo aldırıyor mubareğin!
Fırınların önünden geçemedim, ekmek reyonlarına kafamı çevirdim, misafirim bile olsa sofraya koymayı unuttum ne uğruna; Elbette kilo almamak uğruna. Ne oldu sonuçta? İnsan bu kadar sevdiği temel besinden ne kadar uzak durabilir ki, yok kepekliydi, yok çavdardı, krik kraktı derken bir şekilde yine elin uzanıyor o doğuştan mayamız ekmeğe. Uğruna savaşlar çıkartılan "ekmek parası" diye metalaştırılan mayamız, hamur kömürümüz yumuşacık ekmeğimiz.
"Ekmek savaşları" diye bir başlık atıp yazmaya başlasam eminim sayfalara sığmaz, en iyisi topu Turgay'a atayım da bu kutsal konudan uzak durayım. Bizim evin hamur kömür işleriyle Turgay ilgilidir. Şişman olduğum için elimi hamura sürmezsem kilo da almam mı sanıyorum acaba farkında olmadan!?
Fotoğrafta görüldüğü üzere ilk ekmeğini pişirdi Turgay. Makinanın verdiği tarifleri deniyor, ilk yaptığı tam buğday unundandı, ikincisi üçte bir çavdar, kepek ve buğday karışımından. Şimdilik ara verdi. Sırada cevizlisi, haşhaşlısı, susamlı ve yağlı tohumlusu varmış, hele pişirilenler tüketilsin de...
Bu nazik ve oldukça ehemmiyetli hediye için Tülin Hanıma teşekkür ediyoruz.
"Kesinlikle hayır. Herkesin vejetaryen olduğu bir dünya hayal eden bir kadınım ben. Hayvanlarım her zaman benim çocuklarım gibi oldu. Bilimsel araştırmalar dışında ‘‘yaşlılıktan’’ ölen tek tavuk bendedir sanırım. Hiçbirinin yaşam hakkını ellerinden almaya hakkım yok." diyen bir kadını hiç tanımadan yakın hissettim kendime.
Hani derler ya, "hacı hacıyı Mekke'de, deli deliyi dakikada bulurmuş!" benim ki de o hesap, nasıl oluyorsa vejetaryen insanların yolu yordamı da kesişiveriyor işte! Ot yiyen ot seveni buluyor.
Üyesi olduğum bir gruptan duydum adını. "İpek Hanım Çiftliği". Çok anlamlı ve özenilesi bir öyküsü var, kesinlikle sizi içeri çekiyor. Ege'yi, yeşili, otları, sebze ve meyveleri seviyorsanız hiç durmayın ziyaret edin. Ben sevdim ve yakın zamanda yolumu da düşüreceğim...
Eston Deniz'de oturan bir ahbabımdan gelen emaili aynen buraya asıyorum:
Ekmek Ağacı
Merhaba Arkadaslar
Sema Hanimin Kapicisinin muhtesem buluşunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu muhteşem buluş yarın Hürriyet gazetesinde haber olarak yer alacak.
Şu an bizim burada korkunç bir tipi var. Yarin sabah ilk iş bir poşet ekmek ile ağaçları ekmek ağacına çevirmek olacak.
Sizler de yapın lütfen...
Kuşlar yiyecek depolayamazlar, saklayamazlar da her gün ayni miktarda yemeleri gerekir ama kar tüm besinleri kapladığı icin yiyecek bulamazlar.
*** Eston Deniz
İnsan bazen nasıl da boş bulunuyor!
Üyesi olduğum bir gruptan yukarıdaki satırları alınca önce içim eridi ve zaten kuşlarım için daima hazır ettiğim, her sabah beni bekleyen sığırcıklarıma serpttiğim bulgurlu karışım kuş yemimden bir avuç daha serptim bahçeme. Bunu yaparken de acaba doğanın dengesine müdehale ediyor muyum kaygılarımı da barındırarak, biraz da iç rahatlatmanın hazzıyla, asıl ilgimi çeken Estonya'lı bölüme takıldım.
Ve elbette önce kuru ekmeklerden karda kışta ziyafet sofrasına dönen ekmek ağacını yüreğimden selamladım da, şu "Eston Deniz" neresi acaba dedim kendi kendime! Cahillik başa bela. Sandım ki Estonya'da deniz kenarı bir yerden söz ediliyor! İnsan aptallığını böyle ulu orta açık ader mi? Ettim işte... Ama ben nerden bileyim İstanbul'da lüks bir sitenin adı olduğunu!
Konunun özünü saptırıyor bağcıyı dövüyorsun diyenler çıkacaktır, haklısınız. Eston Deniz'i google'da arama gafletinde bulunmasaydım yazar mıydım bunları...
Kırsalda yaşamanın nimetlerinden biri bu. Evinizin önünden, çiftçi komşularınızın mahsullerini toplamaya geçtiklerini görürsünüz. Yağmur, buz, fırtına demeden tarlalarındadır onlar ve bazen traktörlerinden kocaman bir lahana atıverirler siz tutasınız diye. Henüz tarla buğusu üzerinde çıtır mı çıtır, körpe mi körpe...
Fotoğraf çekimini bitirdikten sonra bu dantel yapraklı güzelle ne mi yapacağım? Düşünüyorum...
Bu akşam, fırtına yağmur çamur derken Foça - Gerenköy'deki "Tohumdan Satışa Tarım" konulu toplantıdaydık.
İzmir İli Çiftçi Örgütleri Platformu ÇİFTÇİ-PLAT'ın katkılarıyla Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı (Çiftçi-Plat Sözcüsü) ve Prof. Dr. Tayfun Özkaya'nın (Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi) aydınlatıcı bilgiler sunduğu kahve toplantısı oldukça yüksek katılımla gerçekleşti. Bu tür toplantıların beni ilgilendiren en önemli yanı; koskoca profesörlerin kürsülerinden kalkıp köylere gelip, halka bilgiyi birinci elden verme gayretleri. Bu çaba bana göre öyle kutsal ki...
Köylü artık, pamuk yerine niçin mısır ekmek zorunda bırakıldığını, bir gram salkım domates tohumunun altından bile pahalı oluşunu, Monsanto'nun fiyatı sürekli artan tohumlarını ve ot öldürücülerinin işe yaramadığını biliyor. Ege köylüsü artık GDO'yu öğrenmiş. Bu çok umut verici bir durum.
Sağolsunlar Mustafa Kaymakçı ve Tayfun Özkaya Hocalarımız bu bölgenin büyük şansıdırlar. Belirli zamanlarda düzenlenen köy kahvesi toplantıları vasıtasıyla çiftçiye bilgi vermektedirler. Akşam vakti yağmur, fırtına, kış, çamur demeden Ege'nin tenha bir köyüne gelmişler, bıkıp usanmadan Gdo, hibrit tohum, ilaçlama, hayvancılık bilgileri vermekteler.
Tayfun Özkaya'nın, usul usul sükunetle izah ettiği yerel tohumlarımızın akıbeti ve son çırpınış olarak yapılabilecekler hakkında verdiği değerli bilgiler, sadece çiftçiyi değil bu topraklarda yaşayan bütün insanlığı ilgilendirmektedir.
Bir an kendimi, Köy Enstitüsünde yüce amaçlar için ders veren idealist öğretmenlerin hevesli bir öğrencisi gibi gördüm. Benim gibi pek çok insan vardı orada. Umutların tükenmediği fırtınanın yağmur ve soğuğun hüküm sürdüğü bir Ege kasabasından herkese moral olsun diye yazıyorum bu satırları...
Bu toplantıda benim anladığım konuların bir kısmı şöyle;
Hükümetlerin izledikleri politikalarla süt fiyatlarının bir inip bir çıktığı dönemlerle sür-git devam eden senaryolara değindi Mustafa Hoca konuşmasında.
Süt fiyatları biraz artınca hadi bakalım dışarıdan çok uluslu şirketlerce ithal süt tozu getirtiliyormuş.
Tabi, bu aysbergin görünmeyen bir başka yüzünden de söz edildi. Amerika ve Avrupa'da yüksek (!) teknolojiyle üretilen et ve süt tozları, ihtiyaç fazlası ve fiyat koruma adına buzlar altındaki et dağları, süt tozu stoklarıyla bekletiliyormuş! Eh kime satılacak bunca stok? Kendi kendine yetebilen az gelişmiş ülkelere...
Türkiye'nin kendi kendine yetme meziyetini kaybedeli çok olsa da, bu çok uluslu şirketlerin gözünü diktiği bir ülke. Sana hayvanını yok pahasına kestiriyor, kestiremezse hastalık bahanesiyle telef itlaf ettiriyor ve seni kendinden canlı hayvan ve süt tozu almaya mahkum ediyor...
Piyasa ucuz süt tozuna doyunca da süt üreticisi karnında buzağılı ineğini kesime veriyormuş,
Bu defa kesilen inekler bir süre sonra et fiyatlarını yükseltip damızlık piyasasını yok ediyor ya da çok azaltıyormuş!
Ehh tabi taze süt üretimi de azalmış oluyormuş bu aşamada.
Bakılıyor ki taze süt pek az ve fiyatlar yükseliyor!!!!
Yine devam...
Köylü, çiftçi süt fiyatlarının arttığını görünce yine damızlık süt ineğine yöneliyor, ithal inek yolu gözlüyor gümrüklerden borçlanarak.
Köylü bir taraftan ithal ineklerin parasını ödemeye uğraşırken, sütten para kazanacağım diye umarken hadi bakalım yine süt fiyatları tepe taklak!
Yine süt tozu ithali ve süt üreticisi hayvancılık yapan çiftçi perişan.
Yine en başa dönüş, hayvanlar kesime, süt fiyatları tepeye, süt tozuyla ortalık toz duman, yine hayvan kıtlığı derken bu kısır döngüden sürekli birileri çok paralar kazanıyor ama kesinlikle çiftçi köylü fakirleşiyor. Borçlanıp fakirleşiyor yalnızlaşıyor köylü, çünkü hükümetler küçük yetiştiriciyi korumak yerine 500-1000 büyük baş hayvanla başlayan, sanayi tip hayvancılık yapan şirketleri koruyormuş! Ben bunları anladım bu akşamki toplantıdan. Bir şey daha öğrendim; Anadolu'ya "verimli hilal" deniyormuş siz hiç duymuş muydunuz?
Mustafa hoca şöyle bir soru yöneltti çiftçilere; Sizce Avrupa Birliği Avrupa'da küçük çiftçiyi mi (birkaç hayvanı olan köylüyü mü) koruyor yoksa büyük çiftlikleri mi?
Elbette küçük çiftçiyi koruyor teşvik veriyor, zaten küçük üretici de aynı zamanda kendi malını pazarlayan ve kendi fiyatını belirleyen kişi. Bizde küçük çiftçi bir varlık gösterebiliyor mu, hükümetten destek prim alabiliyor mu? Avrupa Birliği bu alanda da bize çifte standart uyguluyor, büyük çiftçiye pirim verip küçük üreticiyi yok saymak konusunda bir politikayı destekliyor.
Pek çok sorunun cevap bulduğu "Tohumdan Satışa Tarım" konulu Gerenköy Kahve toplantısından izlenimlerim kısaca böyleydi. Üniversiteler ve hocalarımız halkla bütünleşen projeler ürettiği zaman o kadar mutlu oluyorum ki...
Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı ve Prof. Dr. Tayfun Özkaya gibi değerli hocalara sahip olduğu için Ege köylüsü şanslı, darısı diğer yörelerimizin başına diyorum.
Meryl Streep'in baş rol oynadığı bu 'yemek' filminden sonra yemek yapmak, yemek yemek, Fransız olmak, Amerikalı olmak, kadın olmak, insan olmak gibi kavramlara yaklaşımım ciddi anlamda sabote oldu! (Yani kameranın gözündekiler çerçevesinden.) Belki bir senaryo yazarının gözündeki çapağın sorunlarına dikkat çeken bir başka film daha çok ilgimi çekebilir!!!
Tereyağın dayanılmaz tombulluğuna tezat, gereksiz fazlalıkları öne çıkarmaya yeltenen bütün art niyetli senaryolara buradan çiçek gönderiyorum...