Elli yaş, ağız dolusu 50 (!) gibi bir ağırlık verdiğinden, sevdiklerime kırk dokuzuncu yaşın insan bünyesinde uzun süre oyalanmasını temenni ediyorum. Elbette sağlık afiyetle. Hele, insan ikiz kardeşiyle aynı gün kutluyorsa bence çift kere beklemeli kırk dokuzunda!
Uğur'um Orhan'ım iyi ki doğdunuz...
Lâf aramızda bütün dokuzlu yaşlar sınırdır biraz! Yirmi dokuzdan otuza geçmek nasıl da zordur, hele otuz dokuzdan kırka! Kaçıncı dokuz olursa olsun alışılmıyor. Yetmiş dokuzları seksen dokuzları görebilecek miyiz acep?
Ocak ayı girdi mi çıka gelir Foça’nın pelikanları, ahalinin kuğuya benzettiği akça pakça duruşlarıyla gelip salınırlar Küçükdeniz’in kucağında. Karabataklar ve martılarla oynaşırlar, Foçalılarla yarenlik ederler gün boyu. Taze sardalye veren balıkçıların ardı sıra dolaşır karınlarını doyururlar, zemheride gelip cemreleri beklerler… Havaya düşünce ilk cemre, vaktidir deyip gitmenin kanat çırparlar uzaklara. Onlar bunu hep yaparlar, gelirler ve giderler…
Foça dedikleri maşallahlık kıyıcık, insanları güneşten mayışık, sandalyeler meydana çoktan ilişik, görmesinler iki ışık, herkes denizine aşık…
Haydi alın bir parça ekin yan bahçenize, bir sabah uyandığınızda yemyeşil filizlerin kara topraktan sürgün verip gününüzü aydınlattığını göreceksiniz. Alın, alın...
Limni mübadili Hüseyin İyigün'ün avucundaki avkus tohumları, yüzündeki yaşam çizgilerinin katmanlarına gömülü geçmişini anlatıyor bize. Bu öyle bir serüven ki; belki dün kadar yakın, belki asırlarca uzak...
Bir tohumun peşinden sürülen silinmiş izlerin bekçilerinden edinecek ne çok kadim bilgi var. Biraz tohum ister misiniz?
Aşağıdaki genel geçer sözcükler yine işimize yarayacak gibi görünüyor!
Yaşamda gerçekte ne istiyorsak onu yaşarız. O okula gitmek, o arkadaşlarlarla arkadaşlık yapmak, o işte çalışmayı biz istedik. Bunların hepsini biz seçtik. Bazen daha iyisini yapabileceğimizi bilmemize rağmen eski kalıplarımızda kalmak, hep aynı ve alıştığımız yoldan gitmek daha kolay olduğu için o seçimleri yaptık...Yaptığımız seçimler istdiğimiz gibi sonuçlanmadığında ise pişmanlık duyduk...Bazen doğruları bilmemize rağmen yanlış yaptık çünkü gücümüz yoktu...(Masumuz). Ne yaptıysak, o anda, o saniyede, herkes gibi, elimizden gelenin en iyisini yaptık. Suçlayacak ve suçlanacak hiç kimse gerçekte yoktur.
Gerçek şu ki, daha doğru seçimler yapabilmek için önce "farkında" olmam gerekiyor. Eski düşünce tarzlarımın ve seçimlerinin beni ve başkalrını mutsuz ettiğini ve değişmem gerektiğini fark etmem gerekiyor. Yine bu eski alışkanlıklardan artık "sıkılmış" olmam gerekiyor ki gerçeken değişimi arzu edeyim. Bizler gerçekten de alışkanlıklarımızdan "sıkılmadıkça" değişim için bir çare aramıyoruz.
ŞİMDİ, değişim zamanı! Şimdi eski alışkanlıklarımdan kurtulma zamanı. Şimdi artık benim özümde ve derinliklerimde olan Bilgeliği ortaya çıkarma ve o yönde sağlam kararlar verebilme zamanı.
Geçmiş ise geçmiştir! Öyle yaşanması gerekiyordu! O da mükemmeldi! O geçmiş olmasaydı ben şimdi bu deneyimlere ve bilgelik arayışına sahip olamazdım. Eğer geçmiş olumsuz deneyimleri doğru bir şekilde, kendimi ve kimseyi suçlamadan, Bilge bir şekilde kullanırsam geçmiş bana çok büyük kazanımlar getirir.
Ben "istersem" değişime hemen başlayabilirim. Kendime sormam gerekiyor: Gerçekten değişmek istiyor muyum? Eğer cevap "evet" ise, mutlaka bir yol vardır...
İstek, Hedefleri açığa çıkarır, Hedefler, Kararlılığı Getirir, Kararlılık bütün engeller karşısında cesur davranmayı, yani Cesareti getirir...
Eğer biz ya da diğerleri birşeyleri konuşmalarına rağmen değiştirmiyorlarsa, kesinlikle istemiyorlar veya istemiyoruzdur. Yine suçlanacak ve suçlayacak kimse yoktur. Değişimin önündeki engel sadece "o kişi"dir.
Şöyle söylenir: İstek var ise bir yol, İstek yok ise mazaretler bulunur.
Geleneğimiz olmuş bir kere, pişmezse olmaz! Her yılbaşı pişecek ve kokusu evi saracak, balı yapış yapış olup sağa sola akacak... Buraya kadar tamam, yılbaşı kabağı pişecek de, Aşçı Fok bir yaptığını iki kere tekrarlamaktan hoşlanmadığından her yıl farklı pişirir kabağını. Bu yılki mi?
Elmalısı, ballı pekmezlisi, cevizli bademlisi, kaymaklı sütlüsü derken bu yıl da karamelize tarçınlısını yapıverdim... Az önce çıktı fırından, henüz dumanı tüterken paylaşayım dedim. Yarın soğuyup aksesuarlarını takındıktan sonra eminim daha da şık görünecek! Tadı mı? Henüz bilmiyorum! Tarifi mi? Onu da yarın anlatayım...
GDO’YA KİM “EVET” DEDİ DE İZİN VERDİNİZ?
24.12.2011
Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Derneği İktisadi İşletmesi, Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği Derneği İktisadi İşletmesi ile Yumurta Üreticileri Merkez Birliği’nin başvurusu üzerine Biyogüvenlik Kurulu GDO’lu 13 mısır çeşidine yem amaçlı kullanılmak üzere izin verdiğini 23.12.2011 tarihinde açıklamıştır.
Başvurunun yem sanayicileri, hayvan yetiştiricileri ve yumurta üreticilerini temsil eden derneklerin iktisadi işletmeleri tarafından yapılmış olması, bu GDO’lu mısırları kullanacak şirketleri kamufle etmektedir. Bu şekilde, tüm hayvancılık sektörü ve et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi hayvansal ürünler ile bu ürünlerin içeriğini oluşturduğu binlerce gıda maddesi de risk altında bırakılmaktadır. GDO’suz yem kullanan üreticiler de bu şekilde cezalandırılmaktadır, zira mevzuata göre GDO’lu yem ile beslenen hayvanların ürünlerinin etiketlenme zorunluluğu bulunmamaktadır.
Bunun sonucunda tüketici satın aldığı hayvansal ürünün GDO’lu olup olmadığını bilemeyecektir. Oysa ki, Biyogüvenlik Yasası GDO ve ürünlerinin tüketicinin tercih hakkını ortadan kaldırması halinde GDO başvurularının reddedileceğini söyler. GDO’lu yemle beslenen hayvanlardan elde edilen ürünlerin etiket taşımaması, tüketicinin tercih hakkını doğrudan ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle verilen karar kanuna da aykırıdır.
Hangi anne GDO’lu yem ile beslenen hayvanın etini, yumurtasını, sütünü, bu sütten yapılmış yoğurdu ya da peyniri çocuğuna yedirmek ister?
Anneler, bunu asla bilemeyeceksiniz!
Biyogüvenlik Kurulu tarafından bilimsel komitelere hazırlattırılan Sosyo-ekonomik Değerlendirme Raporlarında GDO’ların sindirim sisteminde sindirilemediği ve hücrelere kadar taşınabildiği, marketlerden alınan süt örneklerinde GDO’lu yemlere ait DNA’ya rastlanıldığı, pastörizasyon işleminin dahi bu DNA’yı yok edemediği açık bir şekilde belirtilmekte, GDO’ların sağlık riski yaratabileceği kabul edilmektedir.
Mısır, ülkemizde de yetiştirilebilen bir üründür. Ancak Tarım Bakanlığı mısır bitkisini desteklemek, verilen desteği artırmak yoluyla kendimize yeterliliği yakalamak varken, bunu yapmamakta, ülkemizi ithalata mahkum etmektedir. Mısıra sağlanan desteğin son dört yıldır aynı seviyede kalması yüzünden ülkemize her yıl 500 bin ton ile 1 milyon ton civarında mısır ithalatı yapılmaktadır.
Ancak bu durum yine de yapılacak mısır ithalatının GDO'lu olmasını meşru kılmamaktadır. Dünyada üretilen mısırın sadece %29’u GDO’lu tohumla üretilmektedir, yani %71’i GDO’suzdur. Dolayısıyla uygulanan yanlış politikalar nedeniyle ortaya çıkan ithalat ihtiyacını GDO'lu mısır türleriyle gidermeye çalışmanın hiçbir meşru gerekçesi yoktur.
Kamuoyu görüşüne açılan bilimsel raporlara 15 bin kişinin görüş bildirdiği Biyogüvenlik Kurulu Başkanı tarafından açıklanmıştı. Şimdi soruyoruz, bu görüşlerden kaç tanesi “EVET, BEN GDO İSTİYORUM” diyordu da Kurul GDO’lu mısırlara onay verdi?
GDO’ya Hayır Platformu bileşenleri konuyla ilgili yaptıkları kampanya ile iki günlük süreçte 100 bin imza toplayarak bu imzaları Biyogüvenlik Kurulu’na ilettiler. Halkımızın GDO ve ürünlerini tüketmek istemediğini imzaları ve görüşleriyle net bir şekilde göstermesine karşın, Kurul bu izni neye göre verdiğini kamuoyuna derhal açıklamalıdır! Kamuoyu iradesini hiçe sayan bu GDO hayranlığının dayanağı bizlere açık bir şekilde izah edilmelidir!
Yem amaçlı ithal edileceği söylenen GDO’lu mısırların tarlalarımızda veya doğrudan gıda üretiminde kullanılması engellenebilecek mi? Halkımızı GDO’lu mısırlara muhtaçmış gibi gösterenleri ve buna izin verenleri kınıyor, tatminkar bir açıklama bekliyoruz; şayet verebilecekleri bir cevapları varsa!
GDO’ya Hayır Platformu başta çocuklarımız olmak üzere halkımızı, hayvanlarımızı ve doğayı GDO ve ürünlerinin tehlikelerinden kurtaracak her türlü meşru mücadelesini yılmadan yürütecektir!
Yazmakla yazmamak arası gitgellerle pinekliyorum son günler. Nereye dönsem ya hastalık, ya ölüm, ya kargaşa dövüş çekişme. İyi şeylere nasıl da ihtiyacımız var. Yuvaya dönüş fotoğraflarına bakıyorum babamın... Hastane faslı uzun sürdü. İyileşti mi? Hayır, henüz değil ama yuvasına döndüğüne göre iyileşecek inşallah. Yuva moraldir iyi gelir onun sıcaklığı insana...
Puslu, titrek bir hava... İçiniz dışınızdan büyük bunu biliyorsunuz! Dışınıza taşanlar yayılıyor bütün evrene bunu da biliyorsunuz. Hiçbir şey yapmak hiç bir şey düşünmek istemiyorsunuz...
Gitmek bile gelmiyor içinizden çöküyorsunuz olduğunuz yere ve o müthiş sesin coşkusuna bırakıyorsunuz ruhunuzu. O da ölmüş, o da göçmüş bilinmeyen yere... Bu hüzünbaz gün ortasında bir kadeh kırmızıya gidiyor eliniz, şerefine Cesaria Evora. Şerefine Fado Ana.
İnsanoğlu, bulunduğu an içinde kalmayı beceremeyen bir garip varlık! Hastamın yanındayken denizimin kokusunu ve kasabamı düşler dururdum, şimdiyse hastamı ve çektiği sıkıntıları çıkaramıyorum aklımdan! Onun türlü hallerini çektiğim fotoğraflarına bakıyorum; Acıbadem Hastane'sinin melekleriyle gülebildiği kısa bir an biraz olsun rahatlatıyor mu ne!
Şehirler, kapalı hastane odaları ve dört duvar evler ruhumu daraltalı beri yaşamın pamuk ipliğine bağlı ucuna tutunuyorum. Dünya, hastane yatağı içindeki hastamın solgun yüzü gibi görünür oldu artık.
Tutunmak mı, ilişmek mi bilmiyorum ama “yetti gari” diyesim geliyor içimden. Öyle özledim ki açık havayı… Güzelim Ege’nin rüzgârını özledim, denizimi küçücük kasabamı özledim. Büyük kentler yaşanılası değil, özledim hiçbir şey yapmadan denize bakmayı!
Öylece oturmak istiyorum tahta iskelede, gözümü kırpmadan doymak Ege’nin maviliğine…
Genç nüfusa bakıyorum çoğu iri kıyım. Hepsi de kilo yapıcı hazır mamalar ve fast food türü ödüllerle büyütülmüş besili gürbüz çocuklar… Öyle ya eskiden şişman çocuklara gürbüz, tonton, tonbiş gibi sevimli yakıştırmalar yapılır, ebeveynleri tarafından semirtilmişlikleri yine onların gözüyle onaylanırdı! Şişmanlığın pek çok nedeni arasında aile içi beslenme alışkanlarının önemi tartışılmaz, zaman içinde ince ince konuşalım bütün bunları zira; şişmanlık sanrıları bitecek gibi değil!...
Bundan 40 yıl kadar önce okullarda 50- 60 kişilik bir sınıfa girildiğinde, şişman öğrenciye pek rastlanmazdı ya da koskoca sınıfta fazla kilolu çocuk bir tane anca çıkardı. Şimdilerde durum değişti, her sınıfta, üstelik sınıflarda öğrenci sayısı da düştüğü halde ortalama 30 – 35 kişilik bir sınıfta en az 7 -8 tane şişman çocuk var. Nedir bu? Hatırlıyorum da; benim zamanımda ilkokuldayken sınıfın tek şişman çocuğu bendim. Ortaokuldayken de sadece iki kişiydik. Oysa bugün zor yürüyüp koşamayan çocuklar görmek doğal hale geldi! Giderek irileşiyoruz!
Sanıldığı kadar az sayıda insanın yaşadığı bir durum değil bu, her evde bir şişman mutlaka var! Her ailede kilolarını kafasına takıp sürekli diyette olan bir iki kişiye rastlamak mümkün. Kişilerin şişman olması da gerekmiyor fobi olmuş bir kere, şişmanlık hastalık ya, şişmanlık estetik yoksunluğu ya, önüne gelen zayıf olma peşinde! Sistemin bütün çarkları da zayıflamayı destekliyor zaten. Bir yandan gözünüze soka soka şişmanlatıcı yaşam modelleri özendirilip yiyecekler pazarlanıyor, diğer taraftan kilo denilen insan eti ağırlığından kurtulmak için türlü entrikalı satış yöntemleri… Sistemin “para para” diye çıldıran simsarları, bunu yaparken de en haksız en acımasız yöntemlerle iş görüyor.
Bu et kemik işleri; çok zayıf, zayıf, normal, biraz topluca, fazla toplu, şişman, çok şişman, aşırı şişman diye bir dolu tanımlamayla adlandırılıyor! Yoksa yabancı bir kelimeyi baş tacı edip sanki küfür eder gibi şişmanlara OBEZ mi demeli? Anoreksiya ile obezlik arasına sıkışıp kalan normallere laf yok, zaten anoreksiler el üstünde tutulan kesim, kaldı mı sana en illettli obez diye tanımlananlar, vay haline onların!
Obez sözcüğü, kullanım içeriğinde ciddi bir aşağılamayı barındırıyor. Obezite, obezlik diye adlandırılan şişman vücut yapısını aşağılayıp çifte standart oluşturmak ne ayıp ne fena bir davranış biçimi! Fazla kiloların asla savunulacak bir yanı olamaz zira hiç kimse ağırlaşıp, gereksiz et yığınlarını sırtında taşımak istemez bu çok anlaşılabilir bir durum lakin, elinde olmayan nedenlerle fazla kilolara sahip olan insanlara hakaret hakkını kim savunabilir? Bir koca çuvalı günün her saati üzerinizde taşıdığınızı düşünün, bu çuvalla yürüyor, koşuyor, eğilip kalkıyorsunuz, en ufacık bir yaşamsal hareket için kolunuzu bacağınızı bir dolu ağırlıkla indirip kaldırıyorsunuz. Bu hak reva bir durum mudur, kim ister böyle olmayı? Şişmanlara karşı sürdürülmeye başlanan bu aşağılayıcı davranış biçimini şiddetle kınıyorum.
Şişmanların hayatı yeterince zor, bir de sözcüklerle acıtmaya gerek var mı?
Eğer maksat kişinin kendini iyi hissedebilmesi ise; önyargısız bir okumayla durup dinlemesi, anlamaya çalışması yine kendi iyiliği içindir!
"Herkesin hem pozitif hem negatif özellikleri ve zayıflıkları vardır. Diğerlerindeki pozitifliği görebilenler bu pozitifliğe cevap verebilirler. Diğerlerine ilham verip, bu pozitifliği görmelerini ve kullanmalarını sağlarlar. Onların sözleri sürekli olarak cesaret ve şevk vericidir.
Ben kendimi negatifliği görmekten uzak tutabilirsem, üzüntüden de özgür olurum. Zihnim sadece iyi ve pozitif olanı görür. Sorunlar ne kadar büyük olursa olsun, problemlere takılıp kalmam ve çözümler bulabiliirm.
Bugün pozitifliğin gücü üzerinde düşünerek yaratacağı mucizeleri deneyimlemeliyim."
Günter Grass, Avrupa tarihinin patates gözönünde tutulmaksızın yazıldığında ciddi ölçüde eksik kalacağı kanısında; ona kalırsa, patates, pek çok savaştan daha önemli bir mihenk taşı, geçmişin. (Patates / Enis Batur)